2 Ekim 2011 Pazar

yalnız sen..

İnsanın hayatında belli başlı yol ayrımları oluyormuş;
hayatının en büyük hatalarını yaptığı, en yanlış kararlarını verdiği, en çok
can yaktığı, canının en çok yandığı zamanları.. kimini on yedisinde, kimini
yirmi ikisinde, kimini otuz beşinde, kimini kırk üçünde yakalıyormuş;
"boşluğuna" denk geldiğini söylüyormuş başına gelenler.. Fark eder
mi? o yanlışın vicdan azabını 3-5 sene değil ömrün boyunca çekiyormuşsun
mesela.. Hatayı ne kadar geç yaparsan o kadar iyi..azabının süresi böylelikle
daha da kısalıyor.. Tek bir dezavantajı varmış; o da, "o an"a kadar
olan tüm doğruların tek yanlışınla siliniyormuş.. Yani, bir taraftan gençken
yaptığın bir hatanın vicdan azabını ömrünün sonuna kadar çekerken, diğer
taraftan, ilerleyen zamanlarda yaptığın hatanın bedelini tüm doğrularınla
ödediğinde tekrar baştan başlama kudretini
-esasen lüksünü- kendinde bulamayışın da azap oluyormuş.. "Keşke olduğu gibi kalsaydı" serzenişlerinden
uyuyamıyormuşsun geceleri.. her ikisi de zormuş vesselam..


öyle söylüyor geçenlerde tanıdığım genç bir bayan..
Yakınlarımda bir yerlerde olmasına rağmen, bu zamana kadar karşılaşmayışımızın
sebebini sorguluyorum; kendime soruyorum, ona soruyorum, ikimiz de cevap
veremiyoruz. Ta ki, bir yaz gecesi her sıkıldığımda sabahın gelişini beklediğim,
ama uzun zamandır gitmediğim "tepe"ye gittiğimde -saat 02:00yi
geçiyordu sanıyorum- onunla karşılaşana kadar.. O kadar tuhaf ki, sanıyorum,
dünya üzerinde birbirine ne kadar zıt şey varsa yalnız iki varlıkla
tanımlanacak, o iki varlık herhalde ikimiz olurduk..


"O an bir yıldız

kaysaydı, tek bir şey dilerdim herhalde...Zaman dursa, olduğumuz yer ağaçlı
dümdüz bir yol olsa, gözümü bir açsam, orada olsam, kim olduğumu, adımı, nerede
yaşadığımı, ne yaptığımı hiç hatırlamasam, yürüsem, arkama hiç bakmasam,
acıkmasam, susamasam, konuşmasam, yorulmasam, ummasam, umursamamam, bilmediğim
o ağaçlı yolda ilerleyip gitsem; geri dönme telaşı olmadan..."


* Bitirirken Göksel Baktagir - Yalnız Sen çalıyordu

'11 İstanbul

G.



30 Temmuz 2011 Cumartesi



"...Hüzünlü şarkılar hatırlıyorum. Fısıltılar... Kumaşların sesi... Kapalı perdelerden sızan ışıkta belli belirsiz eşyalar... Dışarıda sıradan bir gün sürüyor... Şu perdelerin arkasında bıraktığım başka bir kadın var, başka bir hayat... Burada başka bir kadın, karanlığın içinde... Hangisi benim bilmiyorum... Artık perdeler kapalı, dışarıdaki kadınla birbirimizi görmüyoruz... Yavaş yavaş dışarıdaki kadını unutuyorum ve yalnız kalıyorum... Gözlerimi kapatıyorum... Şarkı, "ne oldu onlara, unutulmaz anlara" diyor... Onun sesi kulağımda, "Bu an'ı ne çok hayal ettim," diyor... Ben onun gözlerine bakmaktan korkuyorum... Yorganların, çarşafların altına saklanıyorum... Bir çekime kapılmış gibi dönüyorum... Durduğum yer, kendimi sabit sandığım merkezi kaybediyorum. .. "yaz geçti, şimdi yapraklar dökülüyor..." İçimden birşey yükseliyor sanki... İçimden birşey dışıma çıkmaya çalışıyor... Solukları duyuyorum... "Ne kadar küçüksün" diyor... Sanki dokununca ne olacağını bilemediğiniz, ilk kez gördüğünüz, tanımadığınız birşeye, büyülü bir taşa dokunur gibi dokunuyorum ona... "Çarpılmazsın korkma," diyor... "Çarpılacağız biliyorum," diyorum... Çok sıcak... Sarsıcı... Başım dönüyor... Renkler bir belirip bir kayboluyor... Sonunda açıyorum gözlerimi... Karanlıkta... Yorganın altında... Ayrıntılar görebiliyorum belli belirsiz... "nerdesin bilmiyorum ama kalbimin içinde kalmışsın sanki..." Güzel bir şarkı mı, hüzünlü bir şarkı mı yoksa... Çok yüksekte durup aşağı bakıyorum... Ürperiyorum... Kasılıyorum... Titriyorum... Gözlerimi kapayıp bırakıyorum kendimi boşluğa... Sanki büyük kanatlarım varmış gibi, sanki bir rüzgâr perisi beni tutup ellerinin üzerinde taşırmış gibi yavaşça uçuyorum boşlukta... Görüntüler geçiyor... Renkler geçiyor... Işık değişiyor... İçimden çıkmaya çalışan o her neyse artık benimle boğuşmayı bırakıyor... O titremelerin geçmesi için sımsıkı sarılıyorum... "Yoksa ağlıyor musun?" diyen sesini duyuyorum...



Ben o gün anladım ki, iki insanın bedenleri birbirine değdiği zaman ya hemen tutuşan ve sonra sönen saman alevi gibi geçici bir zevk verir ya da ikinizin arasında hiç anlayamayacağınız sonsuz bir bağ kurulur. Sanki bir başkasına, bir yabancıya içinize girmesi, kimsenin gözle görüp elle tutamadığı cisimleşmemiş benliğinize dokunması, orada pervasızca gezip dolaşması için elinizde olmadan izin vermiş olursunuz. Sanki ne sizin ne de bir başkasının asla bilmediği incecik bir aralıktan geçip o gizli bahçeye girersiniz.



Belki de başımın böylesine dönmesi, gözlerimi kapadığımda kendimi birdenbire tanımadığım bir yeryüzünde bulmam, hiç alışılmamış, hiç görülmemiş, hiç dokunulmamış, bildiğimiz zamana ve mekâna benzemeyen, bilinen işaretlerin geçerli olmadığı, dillerin bir işe yaramadığı, gözlerini yeni açmış bir çocuk gibi şaşkın kalakaldığınız ve belki ancak ağlayabildiğiniz benzersiz bir alana ulaşmış gibi hissetmem işte bu yüzdendi...



Sizin hayatınızda hiç kayıp bir gün var mıdır? Yaşanmış ama kaybolmuş, kimsenin bilmediği, unutulmuş, sizin bile artık gerçekliğinden emin olamadığınız bir gün?"



Kürşat Başar-Başucumda Müzik


insan, güneşin doğmasından öylesine korkar mı?



ya da, sadece 24 saate bir ömür sığdırılabilir mi?



her neyse...




Temmuz '11

25 Temmuz 2011 Pazartesi

karanlıkta bir doğaçlama öyküsü..


insanoğlu enteresan bir varlık dedim yine geçen gün.. nedense hep elde edemediklerimiz ve sahip olamadıklarımıza sahip olma arzusuyla geçiyor zaman.. bazen günlerce karanlıkta oturma isteği uyanıyor içimde..sırf gerçekten ne istediğimi çözümleyebilmek için.çünkü gün ışığıyla uyandığımız o kaotik kalabalık bunların hiçbirini belirleyebilme gücünü bahşetmiyor.. kalabalığa suç bulmak doğru mu çoğu zaman, bilmiyorum ama, bildiğim bir şey var ki; kendiniz aslında en büyük engelsiniz hayatınıza dair.. ve yine daha büyük bir bela var; bazen ne istediğinizi bilseniz bile bu çözüm ol(a)mayabiliyor.. çünkü ya çözüm hakikaten hiç yok ya da siz çözümü değil sorunu seviyorsunuz..aslında çözmek istediğiniz filan da yok.. sorun olarak kalsın istiyorsunuz; öylece kalsın ve çözülmesin.....kimse bilmesin, kimse de "siz"in yerinize çözmesin..

sadece ikiniz bilin.....


evet..her ne kadar söyleyemesem de, çözümü ve doğruyu bulmaktansa, karanlıkta boşluğa bakıp gülümserim daha iyi! belki, "o" birisi o an ne düşündüğümden ziyade -hissettiğimi hissederken- nasıl baktığımla ilgilenip yanıbaşında olabilmemi ister, kim bilir?


işte ben o gün "aynen öyle" hissediyordum ama söylemedim..


21 Temmuz '11 'e..


g.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

yıllar sonra eski sevgilinizle görüştüğünüzde, -ilk sinemaya gittiğiniz yerde hem de..- içiniz cız diyorsa, hâlâ onu seviyorsunuz demektir. Göz göze gelmemek için elinizden gelen her çabayı gösterirsiniz.. Aklınızda milyon tane soru vardır her biri dilinizin ucuna gelir fakat iki yabancı olduğunuzdan ötürü artık sormaya cesaret edemezsiniz.. İşin garip tarafı, Issız Adam'ın final sahnesi gibi bir vedanız da olmaz.. Zira tüm bunlar hayatın kendisinden öylesine uzaktır ki, ayrıldığınızda, onu çok fazla özlediğinizi hissetmekten öteye gidemezsiniz... Gidemezsiniz.. ama kalamazsınız da..

neyse.. o yüzden, mutlu "aşk" yoktur..

15 Mayıs 2011 Pazar

...

birini affetmek isteyip de affedememek kadar kötü bir şey var mı ki şu hayatta?

26 Haziran 2010 Cumartesi

geçmiş geçmemiş hiç*



* İnsan birini çok sevdiğinde, eğer o çok sevdiğinin canı acımışsa "o an" bunu hisseder!

-İyi misin?
-Evet, iyiyim..
-Kötü bir şey hissettim, sana bir şey oldu sandım.
-yoo, gayet iyiyim..


* İnsan kriz anlarında bilinçsiz bir şekilde cenin pozisyonuna bürünür ya.Sanki bir nevi savunma mekanizması geliştirir gibi..Zira anne karnı ceninin kendini en güvende hissettiği yerdir, o yüzdendir belki de doğduğunda ağlaması ve asla oradan çıkmak istememesi..

-Tıpkı anne karnında, doğmak istemeyen bir çocuk gibi..
-Aldığım en güzel yorumdu bu
.

*Ve evet, haklı olduğu bir konu vardı; o gün de, bugün de asla reddedemediğim; "Değişmemiş olmak olası, değişmeyecek olmak yalan... 01.01.'09

Havaalanındaydım..Eve gidiyordum her fırsatta.Anne karnına geri dönüş mümkün olmazsa, anneye; eve dönüş olur diyerek havaalanındaki karo taşlarını saymakla geçiriyordum günleri..

Hafıza-ı beşer nisyan ile malûldür söylemine inat, unutmak yapabildiğim en zor iş oldu bu zamana kadar.Gerekli bellediğim her şeyi en ince ayrıntısına kadar hatırladım.İşin kötü tarafı, bunu çok büyük bir meziyetmiş gibi sayarak..Hayat adil değil derler ya hani..E hayat, adı üstünde, adil olmayan tarafını öyle bir yerde gösterir ki; o en çok böbürlendiğimiz yanımız adeta cehennem azabı yaşatır!

"Günaydın canımın içi..

Dün gece senle konustuktan sonra yattım, uyumaya çalıştım.. Sağa dön sola dön en sonunda sızmışım ama bir de bana sor..
Esasen daha farklı bi açıklama beklerdim, bu kadar ucuza gitmiş olmak, bu kadar nedensizce -eee ben istemiyorum, yürümeyecek o zaman diye- bencilce davranmak ne bileyim, ben olsam bi düşünürdüm hak ediyor mu bu yaptıklarımı karşımdaki diye…

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
- o çok beğendiğim replik aklıma geliyor; 'Benden nefret ettiğini söylemeni tercih ederdim, diyorum. Çünkü en azından bunda birazcık tutku olurdu.' -
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Kendi dengesizliğini ve bencilliğini -hayatımda senin kadar bencil bir çocuk görmedim! işte o konuda çok haklısın, ben bencilim!- alenen kabullenen birinin bu yaptıklarını ben neden kabullenemedim diye kendime kızıyorum aslında..

Mantıklı düşünürsem evet, tekrarında milyonlarca kez soğuyabilirdi benden..Bana söylediğine göre kendi bile niye soğuduğunu bilmiyordu, bence beni niye sevdiğini de bilmiyordu ya hadi neyse -şu domino taşlarını yerleştirme sorunsalı; merkeze kendini koy, etrafındakiler sana eşit uzaklıkta olsun teoremi..İkna olmuştum o an halbuki-, bir zamanlar bu nedensiz sevgi(!)sini de aldım kabul ettim demiştim.. Ötesiyle de çok ilgilenmedi zaten -görüldüğü üzere-

Bazen ileriyi görme hastalığımdan nefret ediyorum.Ne bazeni, her zaman! Zira olacakları nedense söylemek gibi bir hastalık var içimde, olmayacağı da "olacak" kılan..En başta söylediğim gibi, "bu iki kelimenin anlamını biliyor musun?"

Hayatından geçtiği herhangi bir hayatı "eğitim kampı" olarak nitelendirebilecek bir zihniyetin yarın aynı muameleyi sana göstermeyeceğini garanti eden tek mahlukat çıksın ortaya, ömrümün sonuna kadar kölesi olmaya hazırdım! Ve beklenen son da oldu zaten. Köle olmaya bu kadar razıyken azad edilmiştim..

İstisnalar kaideleri bozmaz; "hafıza-ı beşer nisyanla malûldür"! hafızalarda nisyana bırakılmaya mahkumsunuz siz de hanımefendi!

Velhasılı kelam bana iyi bir ders oldu -ders dememek gerek, eğitim kampı mı burası!-, aslında büyük bir hayat tecrübesi oldu.

Neymiş efendim? Öyle herkese güvenme diye ahkam kesmekle olmuyormuş hanımefendi, teoride değil pratikte görmek istiyoruz bu söylemlerinizi..

Neymiş efendim? Kat'iyyen kimse beni kıramaz, izin vermem demeyecekmişsiniz, gördüğünüz üzere kırıyorlarmış hanımefendi..hem de, sen de bir insan evladısın demeden!

Neymiş efendim? İnanmayacaksınız hanımefendi; zira onlarca yılını birbirine verenler bile birbirinden vazgeçiyor yeri geldiğinde..

Neymiş efendim? Mutlak sevgi, aşk, güven, sadakat ve bilumum bunun gibi her ne kadar halt varsa her biri esasen insan yanılgısından ibaretmiş! Bizzat deneyerek gördün! Sen her ne kadar "dene"mekten daha fazla anlam yüklesen de...

Ve evet neymiş efendim, biz de bundan sonra oyunu kurallarına göre oynayacakmışız!

Öpüyorum seni.."

'09-'10
Üsküdar-Kadıköy-Maslak-Bafra..Geçtiğim ne kadar yer, ne kadar yol ve ne kadar(?) hayat varsa orada..


*Işın Karaca'nın albümünün adı